Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Son Mektuptur!

Ah be adam ah!
Evleniyormuşsun. Evleniyormuşsun. Ev-le-ni-yor-muş-sun!
Bilmem kaç defa tekrar etmem gerekecek artık, bilmem kaç defa yüreğim kan ağlayacak. Oysa hiç böyle olmaz sanıyordum senden haber beklediğimde. Hiç böyle yıkılmaz, gözyaşımın bir damlasını bile harcamazmışım gibi geliyordu. Dedim ya haber bekliyordum senden. İçten içe biliyordum böyle bir haber alacaktım. Lakin böylesine bir kalp ağrısı hiç beklemiyordum, böylesine içten içe kavurucu olmasını. Oysa tüm kalbimle sevmiştim birini, gelsen seni ona tercih etmezdim öyle bir sevgi...
Nasıl söndürülür bu ateş, nasıl küllenir bu acı? Kaç defa gözyaşı akıtmak gerekecek ardından, kaç defa?
Sana hiç veda etmemiştim oysa her gelişimden sonra. Belki demiştim belki bir ihtimal aklına bile geliyorumdur... Oysa bu yıl öğrendim vedalar nasıl acıtır, acıdır. Keşke sarılabilseydim bir defa dahi olsa, ellerinden tutsaydım veda ederken...
Şimdi böyle, yine sahipsiz mektuplar yazarak elveda diyorum oysa...
Hoşçakal, Hoşçakal.....…
En son yayınlar

İçinden Çıkılmaz Sorular

"Hep özleyebileceğini düşündüğün biri var mı?"
Bu soruyu bu gece ( sekiz temmuz ikibinonaltı) gecesi Hellotalk diye bir uygulamada tanıştığım ilk ortak noktamız mesleğimiz olan bir arkadaşım sordu. Düşünürken fark ettiğim şey kanımı donduracaktı neredeyse: artık neredeyse hiçbir şey hissetmiyordum. Sanki kalbimi -80 santigrat buzdolabına koymuşlar ve oradan çıkarmayı unutmuşlar gibi. Özlediğimi fark ettiğim çok az insan var. Özleyeceğimi fark ettiğim de...
Böyle olmak güzel geliyor kulağa ilk başta. Hep özendiğim şey diyorsun. Böyle olmam gerekli. Kariyer planları yapıyorsun, iki yıldır sevdiğin adamdan soğuyorsun, birisini "özlediğini" hissetmiyorsun, aşırı bir vurdumduymazlık var çünkü hissedemiyorsun.
Bunlar zehirlenmenin ilk adımları. Dünya bu şekilde çekilebilir geliyor kulağa ama hissetmeden, dünya en çekilmez yere bir anda dönüşüveriyor.
Küçük şeylerden mutlu olmanın, kalbin paramparça olmasına rağmen gözlerin gerçekten gülerken bir fotoğraf çekinmenin, …

Yalnızlık düşünceleri...

Sadece o kadar ağlayabildi kadın. Asansörün 1 kat çıktığı zaman kadar çığlıklarını salabildi asansöre. Geri kalanı yasaklı, geri kalanı sadece gözyaşından oluşması gereken sessiz çığlıklardı. Bazen o şehrin kalabalığından bıkıp bir dağ başına da gitmek istemiyor değildi açıkçası. En çok da ağlamak istediği zamanlarda bu isteği bir çığ gibi içinde büyüyor, ruhunu kemiren melun bir vesveseye dönüşüyordu. Lakin arkada bırakması gereken kişilerden bazıları ayrı bir kalp sızısı oluşturacak türdendi. İki arada bir derede kalmaktan nefret ediyordu. Ruhunun bu bitmek bilmeyen sancısı, ince ince kanayan sızısı bitmedikçe kalbiyle beyni savaşmaya devam edecekti. Aslında biliyordu kadın. Ne zaman kalbiyle bir şeye karar verse olaylar sarpa sarıyor, en çözülemez en düğümlü haliyle karşısına tekrar geliyordu. Ne zaman mantığı bir işe olur diyordu, sonrasında kalbini dinlemediği için pişman olmaktan başka yapacak bir işi kalmıyordu. 
Yüzyılları biriktiremiyordu gözlerinde. Ne saklasa ne gizlese ne b…

Buddha'nın Mimi

Hey people! Ben geldim. Söz verdiğim gibi ilk postum çok sevgili Buddha'nın tee ne zaman bana yolladığı mim. Ey sevgili Buddha! Sesimi duyuyorsan (yazdıklarımı okuyorsan) senden çok özür diliyorum. Özürlerimi duymanı ve kabul etmeni diliyorum. (Watsaptaki dilek dileyen el işareti)

Gelmeyeceksin!

Gelmeyeceğini biliyorum. Şimdilik. Ama her gelmeyişinde yüreğime saldığım gözyaşlarımı bilseydin bu kadar geciktirir miydin gelişini.? Ya da hiç gelmeyecekmiş gibi hissettirir miydin? Yüreğim böyle derken mantığım gelecek diyor. Böyle tersine çevirebiliyorsun beni 180 derece işte.
Umutlarım kayboluyor sonra. Ben sen gelmeden ölüyorum. Korkmuyorum ölümden çünkü kaybedecek bir şeyim kalmıyor sana dair umutlarımı yok ettikten sonra. Beynime ilk defa lanetler okuyorum. Gelecek diyen o umut kırıntısını saçmaya çalışıyor yine kalbimin etraflarına.

EKSİK....

Şu an kızlar partisindeyim. Niye mi yazıyorum.? Eğlenmene baksana sen değil mi? Ama yok efenim illa b şeyler olacak. O eksiklik hissedilecek. Koşa koşa buraya yazmaya gelinecek değil mi? Evet tam da öyle. Şu an kulağımda müzik çalıyor. Müzik o olacak zaten yazının. Neyse. Şu an beş kişiyiz. Kızlar filan fişman osüper bi ortam. Cidden. Ama hazır herkes telefonlarına sarılmışken ben de bloguma koştum. Çünkü şu an çok eksiğim. Ruhsal olarak. En azından diyorum konuştuğum kişi olsa. Ama ''o kişi'' olsa. Çok çok doldum. Gözlerim dolu dolu. Çünkü ikisinin sevgilisi var. Diğer ikisinin sevdiği ama konuştukları. Ben de istiyorum. Çok. Çünkü bazen bi şey oluyor. Biliyorum sadece ''o'' anlar ama olmuyor yanımda. Yok. Kimse yok. Şu an kalbimde bi ağırlık var ruhsal olarak. Aslında biliyorum çok beklediğimden gelmiyor. Çok şey yaptığımdan belki. İnsan istedikleriyle bir de çok sevdikleriyle imtihan edilirmiş ya benimkisi de öyle işte. Sabır lazım. Çok sabır. Kimden…

Bahar sendromu dedikleri!

Havaların güzelleşmesiyle başlayan o garip his yine başladı içimde. Böyle içimin sıkılma hali, bi garip moral bozuklukları, sebebi yokken yüzümün asılması. Hep bu değişimden kaynaklanıyor biliyorum ama işte durduramıyorum maalesef. 3 gündür sırf geziyorum gibi bir şey. Hazırlık okuduğum için vize derdi yok Allah'tan. İstanbul'u turladık ben ve arkadaşlarım. Bir mekan keşfettim mükemmel bir yer. Özellikle tiramususu harika ve ötesi. Edebiyatçılar kıraathanesi denen mekan tam tatlı aşıkları için resmen. Görünce bile canınız çekiyor yeminle. Vizelerimin olmadığına şükrettim böylece.
Geçen hafta seçimden sonraki pazartesi günü servisin bıraktığı yer olan Kadıköy rıhtımından eve gidicem. Arkamdan biri seslendi. Hişt dedi al senin
senin olsun bu kırmızı gül. Şok oldum mutlu oldum. Dedim ki kendi kendime sanırım İstanbul'un bana ''hoşgeldin'' deme şekli.....

Bu da o gülü alınca dilime takılan şarkı. O yüzden bu yazının şarkısı :)